19 Aralık 2009 Cumartesi

Kafam bozuk kardeşim.

Prensiplere, düşünmekten kaçanların sığındıkları delikler gözüyle bakıyorum. İnsanlar karşılaştıkları türlü problem ve sıkıntılara, o çok övündükleri beyinlerini kullanıp "duruma uygun" çözümler getirmek yerine şablon prensiplerinden uygun bir tanesini çıkarıp kullanmayı tercih ediyorlar.
İnsanları hayvanlardan ayıran en önemli özellik olan zeka, en temelinde sorunlara düşünerek çözüm getirmek güdüsü ile tanımlanır. Maymunun içinden gelerek muz soyması gibi bir şey değildir bu. Üzülerek görüyorum ki, oksijenimizi paylaştığımız türümüzün büyük bir çoğunluğu zekalarını kullanmak konusunda tembeller.
Bu tembelliğin altında beynimizin istediğimiz noktaya yoğunlaştırabildiğimiz bir düşünsel silah olmaması var sanırım. Yanlış anlamayın "bi ben zekiyim amk, diğer herkes gerizekalı" demiyorum. Çok gerizekalı var evet, ama öyle demiyorum. Sorun şu ki, düşünceler sebep-sonuç ilişkisini kurduktan sonra kendini kapatan şeyler değil.
Şöyle ki, her daim çözüm bulmaya giden yolda beyninizden geçen düşünsel elemanlar, size geçmişiniz veya geleceğiniz ile ilgili tonlarca şey çağrıştırır.
Bambaşka şeyler düşünmeye çalışırken aklınıza gelenler size en yakın arkadaşınızla takılan eski sevgilinizden tutun, geçen yaz uzun yolda arabayla giderken yol kenarında görüp arabaya alamadığınız 5 tane yavru köpeğe kadar bir sürü hafıza partikülünü canlandırabilirler. Genel olarak, çağrışım etkisiyle akla gelenler kötü anılardır. İyi anılar, insanın karakterinde yer etmekten ziyade kısa süreli bir hormon salgılatarak görevlerini bitirir, tertemiz teslim ederler. Bunun yanında negatif duygular vefalıdır. Sizi hayatınız boyunca yalnız bırakmazlar. Türlü türlü okazyonlarda, çeşit çeşit nesne-algı boyutlarında üşenmezler, kalkıp yanınıza gelirler. Geçmişten gelen ıvır zıvırlar kadar, geleceğe yönelik endişelerimiz de büyük beyin bulantısı yaratabilirler. İçinde yaşamaya çalıştığımız düzenimiz, bizi endişeler ve korkularla beslemekte olduğundan, pis bir telin kolunuzu kesmesi kadar küçük bir olay bile "acaba" kafası bir endişeye dönüşebilir.
Toparlamak gerekirse, istediğimiz amaçlara hizmet etmesi için orada olduğunu sandığımız beynimiz, aslında bizi daha az düşünmeye zorlamak için önümüze dünya kadar engel çıkarmaktadır. Biz de sütten ağzımız yandı, bari bundan sonra mümkün olduğu kadar her şeyi üfleyerek yiyelim moduna girerekten düşünmek yerine refleksif hareket etmeyi gene refleksif bir şekilde baştan kabul ediyoruz. Önümüzdeki engelleri, el verdiğince düşünmeden, mümkün olduğunca prensiplerimize ve test edilmiş onaylanmış türlü metodlara güvenerek savuşturuyoruz. Bu da bizden "duruma göre en güzeli" ni yapma şansını alıp götürüyor.
Beyin de, anladığım kadarıyla, bir baldır kası kadar çalıştırılmaya ve güçlendirilmeye mahkum zavallı bir organ. Ona yoldan sapmamasını, sonuç odaklı çalışmasını, nerede durması gerektiğini bilmesini ve hatalarından ders almasını öğretmemiz gerekiyor. Bu, olimpiyat sporları için hayatını adayan bir sporcunun motivasyonu kadar ağır bir öğreti.
Bildiğim ve tecrübe ettiğim kadarıyla, içinden geçtiğimiz eğitim prosesi tamamen bir yanlış beyin jimnastiği. Çalışmaktan ziyade ezberlemek, bir sistem eleştirisi klişesi olarak bahsettiğim konuya cuk oturuyor. Hala benim kulaklarımda "Edremit-Çandarlı-Büyük Menderes-Küçük Menderes" var. Ne olduklarını hatırlamıyorum, google'dan da bakmayacağım. Ya şeker pancarı yetişiyordur, ya bor ya kükürt çıkıyordur, ya da yukarıdan aşağıya körfez veya burun falandır amk. Ben küçük yaşta bu kadar beynimin skilmiş olmasına içerliyorum tabi ki.
Zaten gecenin bu vakti oturup, "Neden kafamı çalıştırdıkça huzursuz oluyorum?" diye düşünüyor olmam, başlı başına bir skandal. Doğuştan sahip olduğumuz güzel zekamızı çalıştırmayı değil, patates baskı modeli çözümlemelerle nasıl bir sonraki seviyeye atlayacağımızı bize öğrendirttikleri için kızgın falan olabilirim.

7 yorum:

sleptic dedi ki...

Kalıp gibi yaşanılan hayatların özeti olmuş bu yazı. Olması gerekeni biri yazınca da '' aaa evet düşünmüş yazmış, alkış, ne de güzel yazmış'' moduna giriyoruz. Yok öyle bir şey! Beynini kullan da sıyrıl şu kalabalıktan insan evladı, farkını sen koy ortaya, alkışlamaktan başka bişi yap da gözlerim dolsun.Kendi hayatlarımızdan yola çıkarak, başkalarının hayatlarını da etkiler olduk.Al sana ezber, al sana benzerlik. Ellerine,zihnine sağlık Volkan, günlerdir dilime gelip de kaleme dökemediklerimi dökmüşsün buraya. İyi de oldu!

Adsız dedi ki...

hiç bir zaman "böyle bir durumla karşılaşırsam kesinlikle ...... yaparım" cümlesindeki noktalı yerleri dolduramamış olmanın efkarı vardı bende.. canım oraları olması gerektiği gibi doldurmak istiyordu ama tam da oturan bir cevap bulamıyordum..demek yok öyle bir şey.. :)

(şimdi etrafımızdaki miniklerin ödevlerine yardım etmeye yeltendiğimizde görüyoruz ki yine değişmiş eğitim sistemimiz.belki olması gerekene daha yakın ama 'mükemmeldir' kanısında değilim.evet ezber kalkmış ama bir o kadar kötü bir şey var: yaptıklarını zevkle,severek yapmama!!her şey bir zorunluluktan ibaret gibi!
ben de kızgınım!! üniversitedeki o çok aydın olduğunu,kendi yaptığının doğru olduğunu ama daha ne yaptığını da tam bilmeyip "bi deniyoruz bakalım" cümlesiyle çok da iyi bir halt ettiğini sanan öğretim görevlilerine!! bize, tam da kara maziyi zorla unutmuşken,karşısında denek hayvanı var zannedip her dönem yeni bir yöntemi yedirmeye çalışanlara..)

nerdan bastın yaramıza,benim de kafam bozuk kardeşim..

Göksu Irmak dedi ki...

Sıra sıra okul koridorlarında önce öğretip sonra da yaşamayı dayattıkları,sözüm ona, "zahmetsiz" hayat! Prensip üretmek için bir dizi eğitimden geçip yaşamayı becerememenin bizdeki aksi "patates baskı"nın ta kendisi zaten. Sanırım okudukça keyifsizleşmekten büyük zevk aldım!

Onur Öztürk dedi ki...

kaz, yunt, aydın, boz, menteşe, emir, murat, eğrigöz

sis dedi ki...

öyle bir yorum yazayım ki dikkat çeksin, koparsın, gece gece denk geldi, bence işlemek her daim ışıldatıcı değil, bu yorum da pek orijinal degil gerci,selametle.

aurora dedi ki...

bana yardımı olmadı belki sana olur, benzer bir dertten müzdaripken dün gece bana biri şunu dedi, nietzsche'den alıntı (su herifin adının yazılışını da hala ezberleyemedim neyse):
yaşamaktan, acı çekmenin acısı olarak çekilen acıdan, ancak iki şekilde kurtulunabilir, ya sonsuz bir sevgiyle ya da ani bir ölümle...
evet, başarılar..

reninseda dedi ki...

eminim bu yazıyı yazarken sen türlü karın ağrıları,kramplar çekiyordun. sonuna gelip , yatmaya giderken de hala için rahat değildi.. ama sabah şu yazıyı tekrar okuyunca iyi bir iş çıkardığını düşünmüşsün ki o şimdi burda..hem güzel yazmışsın , hemde tam üzerine basmışsın! ellerine sağlık..